|
HİKAYELERİMİZ
ABDURRAHMAN GAZİ HİKAYESİ
Abdurrahman Gazi
ismi Erzurum'da büyük izler bırakmıştır. Şehitlik ve
gazilik mertebesine erişmiş bir insan olduğu için
O'nun manevi şahsiyeti Erzurumluların daima gönlünde
yaşamış, yüce insandır Palandöken Dağı'nın üst
yamaçlarında türbesi bulunan ve bir ziyaretgâh yeri
olan Abdurrahman Gazi'nin Hazreti Peygamber'in
sancaktarı olduğu halk arasında yaygındır.
Hazreti
Peygamber'in İslam Orduları Erzurum'u fethederken,
Sancaktarı Abdurrahman Gazi'nin kellesi bir düşman
kılıcı ile koparılır ve yere düşer. Kellesini
koltuğuna alan Abdurrahman Gazi elinde bulunan
İslam’ın Sancağı'nı Palandöken'in en yüce noktasına
dikmek üzere dağa yokuşa koşmaya başlar.
Kellesi koltuğunda,
sancağı elinde olan Abdurrahman Gazi Palandöken
Dağı'ndaki “Şığvaler" Mevkii'ne gelince dağda
bulunan çobanlar evvela dona kalırlar, sonra biri
dayanamayıp:
-“Olaaa hele bakın
şuraya eskerin kellesi koltuğunda dağa doğru
koşuyor”
diye bağırmağa
başlar. Abdurrahman Gazi Efendimizin Sancaktarı ve
Ashaptan evliyaullah bir zat kem göz onu orada
nazara getirir ve olduğu yere düşer kalır. Hem
gazilik hemde Şehitlik rütbesine ermiştir.
Palandöken'in
Şığvaler tepesi denilen Sultan Sekisi yamaçlarında
ruhunu teslim ederken Ona kavuşmaya çalışan kardeşi
de Türbe Deresi'nde aynı anda şahadete erişir. Her
iki kardeş Erzurum halkı tarafından ruhlarını teslim
ettikleri yerde defnedilir. Ve o tarihten sonra da
Abdurrahman Gazi'nin Kabri Erzurum için büyük bir
ziyaret merkezi olur.Zamanın Valisi Yusuf Ziya Paşa
buraya birde Camii yaptırmıştır. Erzuruma gelip de
Abdurrahman Gazi’yi ziyaret etmeyenler bir daha
Erzurum’a gelecekleri rivayet edilir. Allah makamını
cennet etsin…
Amin…
CENNET ÇEŞMESİ HİKAYESİ
Erzincan’lı Terzi
Baba Erzurum’a Habib Baba’yı ziyarete gelir. Habib
Baba’nın uzun zamandır yanında bir müridi
bulunmaktadır. Terzi Baba, Habib Baba’ya: “Hocam şu
müridini çoktan beri senin yanında olduğunu
görmekteyim irşad etsen de gitse” der. Habib Baba’da
onun henüz yetişmediğini söyler.
Denemek isterler;
Habib Baba müridini içeri sesler ve ona “al şu
parayı da bir şişe şarap al getir” der. Mürid dışarı
çıktıktan sonra kendi kendine “şu işe bak, bir de
ikisi de âlim ulema geçinirler, ikisi de şarap
içecekler” der. Tabii bu durum her iki zat
tarafından da bilinmektedir, Habib Baba Terzi
Baba’ya, “Gördün mü? Hocam der, henüz erken
demiştim.”
Mürid şarabı alır
Cennet Çeşmesinin bulunduğu yere gelir ve su içer
iken şişeyi kırar, şişeden müthiş güzel bir koku
yayılır. Mürid hata yaptığını anlar koşarak
hocasının yanına gider ve af diler.
Çeşmenin yanında
bulunan koku uzun süre devam etmiş ve oradan
geçenler “Bu ne güzel koku, Cennet kokusu gibi.”
Derlermiş ve o tarihten sonra bu çeşmenin ismi
Cennet Çeşmesi olarak kalmış.
"DÜN GECE YAR HANESİNDE" TÜRKÜSÜNÜN HİKAYESİ
Erzurum'da bir
oğlan, kızın birine sevdalanır. Ama ne sevda? Oğlan
aşkından yanar tutuşur. Fakat kız oğlana yüz vermez.
Çarşıda pazarda oğlan kızın peşinde gezer durur deli
divane. Günlerden bir gün kız oğlana hafif bir
tebessüm eder ve mendilini yere atar. Oğlanın içinde
güller açar Erzurum'un ayazında, çiçekler
tomurcuklanır. Mendili alır, doyasıya koklar. Akşam
olunca gider kızın evinin bahçesine ve başlar bu
türküyü söylemeye:
Dün gece har
hanesinde yar bana yoldaş idi
Altım tiken üstüm
yağmur yine gönlüm hoş idi
Türküler bir
sevdadır insanımız sevdasını aşkını eskilerde böyle
dile getiriyordu. Toktu o zaman bugünkü gibi görsel
ve sesli iletişim araçları ancak türkülerle
şarkılarla manilerle dile getirebiliyordu.
ERZURUM'UN EKMEĞİNİN TUZU YOKTUR HİKAYESİ
Habib Baba
Hazretleri zamanında Erzurum da vazife yapan Devleti
Aliye’nin memurları vazife yapmağa geldiklerinde
kaldıkları süre içinde halktan gerekli hürmet ve
ikramı görürlermiş. Daha sonraları vazifeleri bitip
gittiklerinde gittikleri yerde Erzurum'u
kötülerlermiş. Bu hadise Efendi Hazretlerine
anlatılır ve nedeni sorulur. Efendi Hazretleri
müridini çağırır ve derki: “Evladım yarın gün
doğmadan İstanbul kapıya git bekle içeri ilk giren
kim olursa olsun al getir.” Mürit aynen Hocasının
dediğini yapar ve gidip İstanbul kapıda beklemeğe
başlar.(O zamanlar şehirlere kapılardan girilirmiş)
ilk giren tüyleri dökülmüş afedersiniz uyuz bir
köpektir. Yapacak bir şey yoktur emri öyle almıştır
alır ve götürür.
Hocasına sıkıla
sıkıla durumu anlatır. Hocası gayet sakin şekilde
“evladım bu hayvanı 40 gün mükemmel şekilde besle ve
41. günü aldığın yere ve sal gitsin ve olup biteni
gel bana anlat” diye tembih eder. Mürid aynen
Hocasının dediği gibi yapar köpeği besler köpek
tanınmaz haldedir besili olmuştur. 41. gün İstanbul
kapıdan sabah erkenden salınır köpek. O uyuz hayvan
küheylan gibi olmuştur elli metre gider ve döner
geri gelir üç beş kere havlar tekrar aynı şeyi yapar
ve arkasına bakmadan çeker gider.
Durum Efendi
Hazretlerine aynen anlatılır. Efendi Hazretleri
aynen söyle der:
“Ah... Evladım ah
bu hoş bir şehirdir ama EKMEĞİNİN TUZU YOKTUR.”
HABİB BABA VE 4. MURAT HİKAYESİ
Habib Baba Hz. 4.
Murad devrinde, gemiyle Hacca gitmek için
Erzurum’dan İstanbul’a gelmiş. Fakat ne yazık ki,
Hacca giden gemiye yetişememiş. Bunda da vardır bir
hayır demiş içinden
Aylarca yol
aldığından toza toprağa batmış, yaralar içinde
kalmış, uyuz olmuş.
Memleketine
dönmeden önce güzelce bir yıkanıp temizlenmek
amacıyla bir hamama gitmiş
Yıkanmak istediğini
söylediği hamamcıdan red cevabını alınca sebebini
sormuş.
Büyük Sultan Murad
Han’ın vezirleri vardır hamamda. Kimseyi almamam
için emir verdiler der.
Yıkanmadan bu uyuz
illetinden kurtulamayacağını bilen Habib Baba, adeta
yalvarmış hamamcıya.
— İzin ver evladım,
bir köşede yıkanıvereyim. Kimseler fark etmez beni
demiş.
Hamamcı, yaşlı
adamın ısrarlarına dayanamamış, vezirlere görünmeden
yıkanmasını tembihleyerek almış içeriye
Biraz sonra,
hamama, tebdil-i kıyafet, Sultan 4.Murad Han'da
gelmiş, yıkanmak istediğini söylemiş
Hamamcı aynı
şekilde, tanıyamadığı bu gence de durumu anlatmış ve
içeri alamayacağını söylemiş.
Sultan'ın ısrarları
hamamcıyı bir kez daha yumuşatmış, ona da sıkı sıkı
tembihleyerek almış içeriye ve Habib Babanın yanına
göndermiş.
Başlamışlar
beraberce yıkanmaya. Birbirlerine su döküyor,
sırayla sırtlarını keseliyorlarmış.
Bir ara 4.Murad
ihtiyarın düşüncelerini öğrenmek amacıyla sormuş:
“Sen de istemez miydin baba şöyle vezir olmayı.
Baksana koskoca hamamı kapatmışlar gönüllerince
yıkanıyorlar. Biz ise şu daracık alanda debelenip
dururuz.”
“A be evladım”
demiş Habib Baba Hz. “Böyle vezir olacaksında ne
olacak?”
”Şu dünyada öyle
bir Sultana vezir olacaksın ki, vezirlerinin bile
karşında tir tir titrediği, Sultana senin uyuzlu
sırtını keseletsin” der.
4.Murad hemen bu
kişinin boş biri olmadığını anlar, Habib Babanın
eline gider ve ona gerekli ikramda bulunur.
“HUMA KUŞU” TÜRKÜSÜ HİKAYESİ
Huma kuşu adlı
Erzurum yöremize ait olan uzun havamızın diğer
türkülerde olduğu gibi bir hikâyesi mevcuttur.
Kendini Erzurum’a adamış büyüklerimizden bizlere
kalan bilgiler neticesinde hikâyemiz şöyledir.
Seferberlik ilan
edilmiş ülkedeki tüm gençler okuyan okumayan tümü
askere çağrılmıştır. Erzurum’un Ilıca nahiyesine
bağlı Tikkir (Çiğdemli) köyünde Mustafa ve
Gülbahar'ın dillere destan aşklarını bilmeyen
yoktur. Evlenmelerine izin verilir ve evlenirler.
Mustafa askere alınır. Gülbahar’ın iki gözü iki
çeşmedir ama yapacak bir şey yoktur. Vatan
savunmasıdır. Mustafa gitmiştir ve Gülbahar her
sabah kalktığında bahçeye çıkar yavuklusunun yoluna
uzun uzun bakarak geleceği günü bekler. Bekler ama
ne gelen var nede haber. Gülbahar’ın bu durumu
kaynanasını ve kayınbabasını çok üzmektedir. Gelin
her geçen gün eriyip gitmektedir. Huma kuşuna bir
cennet kuşu da denir. Çok yükseklerde uçar ve bu
uçuşu günlerce sürer adeta bir haberci kuşu gibidir.
Mustafa’dan
yıllarca haber gelmez. Ev halkı artık umutlarını
kesmek üzeredir. Kayınbabası gelinin her sabah
yavuklusunun yolunu gözlemesini uçan kuşlardan haber
istemesine o kadar üzülür ki bu ağıtı yakar. Huma
kuşu yuvasından havalanan ve çok yükseklerde
günlerce uçan bir kuştur. Mustafa’yı da Huma kuşuna
benzeterek ve yine Huma kuşunun çok yüksekte uçması
haberci bir kuş olmasına atıf ederek başlar
söylemeye. Gülbaharın ağlaya ağlaya göz pınarları
kurumuştur.
Kayınbabası bakın
nasıl söylemiş.
Huma Kuşu
Yükseklerden Seslenir
Yar Koynunda Bir
Çift Suna Beslenir
Sen Ağlama
Kirpiklerin Islanır
Ben Ağlim ki Belki
Gönül Uslanır
Sen Bağ Olki Ben
Bahçende Gül Olim
Layık mıdır Yanim
Yanim Kül Olim
Sen Bey Olki Ben
Kapında Kul Olim
Koy Desinler Buda
Bunun Kuludur
Daha sonraları bu
ezgi ağızdan ağıza dolaşır. Rahmetli Fazlı FİDAN
ağabeyimizin 15.12.1967 yılında derlemesi ve Hulusi
SEVEN ağabeyimizin de radyoya notalayıp söylemesi
Erzurum türküleri literatürüne kazandırılmıştır.
İBRAHİM HAKKI HAZRETLERİ VE KIRIK TESTİ HİKAYESİ
Erzurum'un büyük
velisi İbrahim Hakkı (k.s.) hazretlerini çocukken
İsmail Fakirullah
(k.s.) hazretlerine teslim ederler. İyi bir terbiye
alması için çocukluğunun mühim bir devresini
Fakirullah hazretlerinin yanında geçiren İbrahim
Hakkı hazretleri, bir gün eline aldığı bir testiyle
çeşmeye gider, doldururken oraya gelen bir atlı:
— Çekil bakayım
önümden be çocuk! diye İbrahim Hakkı hazretlerini
azarlayarak atını çeşmeye sürer. O da testisini alıp
bir kenara çekilmeye uğraşırken atını mahmuzlayan
adam, onu bir köşeye sıkıştırır. Testisini bırakıp
kendisini kurtarmak zorunda kalır İbrahim Hakkı
hazretleri... Bu esnada at da üzerine basıp testiyi
kırar. Ağlayarak hocasının huzuruna gelir ve:
— Çeşmeden su
alırken atını koşturarak gelen biri, atını üzerime
sürdü. Can havliyle kendimi kurtarmaya çalışırken
testimi de tepeletip kırdı! der. Hocası sorar:
— Testini kıran
atlıya sen bir şey söyledin mi?
— Hayır, der,
hiçbir şey söylemedim.
— Çabuk git ve o
adama bir-iki laf söyle, der.
İbrahim Hakkı
hazretleri gider, çeşmenin başında atını tımar
etmeye başlayan adamın yanına varıp bekler. Fakat
bir türlü terbiyesini bozup da:
— Benim testimi
niye kırdın zalim adam diyemez.
Dönüp geldiğinde
hocası Fakirullah hazretleri sorar:
— Ona bir şeyler
söyleyebildin mi?
— Söyleyemedim
efendim; niyetlendim, lakin bir türlü dilimi çevirip
de ağır bir söz sarf edemedim! Hocası bağırır:
— Sana diyorum,
çabuk git ve o adama bir şeyler söyle, mukabele et
yoksa sonu felaket
İbrahim Hakkı
hazretleri bu defa kararlı olarak koşup çeşmenin
başına gelir. Bir de bakar ki, testisini kıran
adamı, kendi atı, attığı çiftelerle çeşmenin
havuzuna yuvarlamış, ölüsü yatmaktadır! Koşarak
gelip, hocası İsmail Fakirullah hazretlerine bu
vahim vaziyeti anlatır. Hocası bu hale üzülür:
— Vah vah bir
testiye bir adam. Üzüldüm buna doğrusu der.
Huzurundakiler
bundan bir şey anlamadıklarını söyleyince, büyük
veli şöyle izah eder. O atlı adam, İbrahim Hakkı'ya
zulmetti. Zulme uğrayan da tek kelimeyle olsun
mukabelede bulunmadı, zalimi Allah'a havale etti.
Allah Teala'nın da gayretine dokunup zalimi
cezalandırdı. Şayet İbrahim Hakkı da onun zulmüne
karşılık verip, ona bir şeyler söyleseydi,
ödeşeceklerdi.
Fakat İbrahim,
büsbütün mazlum oldu. Bense ödeştirmek için
uğraşıyordum, maalesef muvaffak olamadım!
SARI GELİN TÜRKÜSÜ HİKAYESİ
Sarı Gelin türküsü,
Kuzeydoğu Anadolu Erzurum coğrafyasında ortaya
çıkmıştır. Türklerin büyük bir kolunu teşkil eden
Kıpçakların diğer adı da Kuman'dır. Diğer kavimler,
Kıpçakları "sarışın" anlamına gelen "Kuman" adıyla
veya bu anlama gelen başka kelimelerle anmış ve
tanımışlardır.
Sarı Gelin, eski
çağlardan beri Çoruh ırmağı boyunda yaşayan
Hıristiyan Kıpçak beyinin kızıdır. Erzurumlu bir
delikanlı sarışın Kıpçak beyinin kızına âşık olur ve
Erzurumlu delikanlı ile sarışın Kıpçak kızının
arasında Erzurum ve yöresinde yaşamaktadır.
Türk kültüründen
etkilenen Ermeniler arasında birçok şifahî halk
edebiyatı ürünümüzün yaşıyor olması, Sarı Gelin
türküsünün, bir Ermeni türküsü olduğu iddiasının
ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Böyle bir şey
yoktur. Sarı gelin türküsünde Ermenice kelime
yoktur.
Sarışın Kıpçak
kızına âşık olan delikanlıyı ailesi kız ile
evlenmesine karşı çıkar. Delikanlı ise kıza deli
gibi âşık olur ve aşkını şiirle mırıldanarak söyler.
Kız bey kızıdır zaten bey de kızını vermez bu
delikanlıya.
Delikanlı sarışın
güzel kızı kaçırmağa karar verir ve kaçırır. Kıpçak
beyinin adamları iki kaçağın peşine düşer ve uzun
bir takipten sonra bulurlar ve oğlanı öldürürler. O
günden beri halkımız arasında bu hikâye dilden dile
dolaşır.
Türkü Dadaş
türküsüdür ve Rahmetli Faruk KALELİ hocamız türküyü
derleyerek bugünkü hale getirmiştir.
Kıpçakların, güzel,
sarışın, mavi gözlü oldukları tarihte
bilinmektedirler.
KIRMIZI GÜL DEMET DEMET TÜRKÜSÜNÜN HİKAYESİ
Nenni ya! Nenni ki
nenni!. Yavrum nenni! Bir demet kırmızı gülle
gelen nenni!. Nasıl
oluyor derseniz, türkünün dilini açmak gerek...
Varıp sormak gerek
türküye : ''Ey türkü nedir bu demet demet kırmızı
gül ve de nenni!. Yavrum nenni... Balam, nenni''. Bu
demet demet gül hem de kırmızısından, sevgiliye
duygu mu taşıyor? Neden kırmızı gül de kır
papatyaları değil? Şöyle sarılı beyazlı, düz sarılı,
öküz gözü gibi, kırdan toplanmış papatyalar değil
de, demet demet kırmızı gül? Onların sevgi dili yok
mu?. Onlar duygu simgesi gül kat... Ama bir tek!.
Benim tek gülümsün, gönlümdeki yerin kır çiçekleri
kadar engin, kır çiçekleri kadar zengin ve doğal,
demiş olmaz mısın? Ama senden iyisini bilecek
değiliz ya!. Kırmızı gülü seçmişsin sen. Hem de
demet demet...
Ha bir de 'balam'
meselesi var! Yavrum diyorsun... 'Nenni' diyorsun
'Gitti gelmez' diyorsun. Yoksa bir ananın balasına,
yavrusuna çağrısı mı bu? Şol Revan'da kalan balası
üstüne mi söylenmiş?. REVAN, bugünkü adıyla ERİVAN,
yani günümüzde Ermenistan'ın başkenti... Türkümüze
konu olan olayın geçtiği zaman ise, büyük olasılıkla
17. yüzyıl sonrası... Neden derseniz, REVAN
Osmanlının önemli bir ticaret merkezi o zamanlar.
Ama bir ara elden çıkmış, Safeviler işgal etmiş. Yıl
1635. Dördüncü Murat iki yüz elli bin kişilik bir
orduyla REVAN seferini düzenlemiş. Sekiz ay, yirmi
dokuz günlük kuşatma sonunda, REVAN yeniden Osmanlı
topraklarına katılmış. Eskisi gibi kervanlar gider
gelir olmuş. Mal götürüp, mal getirmişler... Memet
de gidip gelen kervancılardan birisi... Anasının da
tek 'balası'... Tek oğlu!. Erzurum yöresinde üç beş
dönümlük tarlalarını ekip dikiyorlar...
Yetiştirdikleri ürünü de kervana katıp, REVAN'da
satıyor Memet... Memet de Memet hani... Karayağız
bir delikanlı... Taşı tutsa, suyunu çıkaracak kadar
güçlü. Bir de alışkanlığı var Memet'in. Her akşam
tarla dönüşü, bahçelerden derlediği demet demet
gülleri getiriyor anasına.. Anayla oğul arasında bir
simge gibi kırmızı gül demeti... Sevgi saygı
simgesi. Gülleri evinin duvarına asıp kurutuyor
ana... Onlara baktıkça oğlunu görür gibi oluyor...
Hele Memet kervandaysa. Gözü gönlü kırmızı gülün
kurumuş, gazelleşmiş demetinde ananın. Rüyaları hep
Memet üstüne... REVAN yollarını düşlüyor hep. Kimi
zaman kara saplanmış görüyor kervanı. Kan ter içinde
uyanıyor. Hayra yormaya çalışıyor. Kimi geceler de
toza dumana katılmış kervanın, atının eşeğinin
devesinin bir toz bulutu içinde kayboluşunu
düşlüyor. Bir hortum, yutuyor kervanı. Koca kervan
döne döne göğe çekiliyor. Geride ne bir at, ne de
bir deve, ne de insan kalıyor. Memet'i arıyor
gözleri. Kara yağız, kaytan bıyık Memet, ellerini
uzatıyor anasına. 'Tut ellerimi' diyor. Ama ne
gezer. Anasının elleri boşlukta kalıyor. Sözün
kısası günü gelip de kervan REVAN'dan dönene kadar
bu böyle sürüp gidiyor. Kervanın dönüşünü dört gözle
bekliyor.
Bazen kışın yola
saldığı oğlu yazın dönüyor. Bazen de tersi oluyor.
Kervanın dönüşü, bayram gibi! Kimi kocasını, kimi
yavuklusunu karşılıyor. Kimi analar da oğlunu.
Sarılıp, ağlayanlar, sevinç gözyaşı dökenler. Yemen
seferinden döner gibi. Gerçi savaş dönüşü değil ama
hastalığı sağlığı var... Karı var, ayazı var!. Bir
de salgın hastalık söylentisi yayılmış. Veba
hastalığı kırıp geçiriyor ortalığı. İlkin bir ateş
sarıyor bünyeyi. Kusma, iltihap, baş dönmesi. En
sonunda da sayıklama. Artık kurtuluşu yok. Sayıklaya
sayıklaya götürüyor insanı. En erken üç gün. En geç
yedi gün içinde başlıyor sayıklama... Kurduğu tüm
dünya yok oluyor bir anda insanın. Sevgiliye özlem,
alınan armağanlar. Söylenecek güzel sözler. ''Sensiz
olamam. Sen benim her şeyimsin. Güne seninle
başlıyorum. Seninle bitiyor gecem. Zaman yitirmemek
gerek demiştin. Oysa günler su gibi geçti. Ne bir
ses, ne bir nefes. Düşlerdeki yerin hariç. Oysa
seninle her şeye yeniden başlayacaktık. Öyle
demiştik. ''Yaşam o kadar kısa ki; hiç zaman
yitirmek istemiyorum seninle olmak için''. Bunları
sen söylemiştin. Sıcaklığın avuçlarımdaydı. Kuytu
bir sokak arası mıydı?. Yoksa âşıklar yoluna girişte
miydi? Bir tek gözlerin kalmış belleğimde. Bir de
kuşların bitmeyen şakımaları. Ne de güzel batmıştı
güneş. Alaca ışığın, alaca karanlığa dönüştüğü an.
Akşam güneşinin, yavaş yavaş yok oluşu muydu güzel
olan?. Yoksa alaca ışığın, alaca mutluluğa dönüştüğü
an mıydı en güzeli. Bahar mı kokuyordu saçların.
Yoksa gerçekten bahar günleri miydi? İşte böyle
sevgili. Ben şimdi senden uzak. Seni sayıklıyorum.
Ellerini tutabilsem yeniden. Yüzüme dokunsa saç
tellerin. Ama ne gezer!. Kuytulardan kaybolmayı
severim demiştin. Aniden yok oluyorsun düşlerimden.
Ellerim boşta kalıyor. Hem anamın hıçkırığı niye.
Uzattığım ellerimi tutsa ya! Ateşler içindeyim.
Bildiğim türküleri mırıldanıyorum; yokluğunuzda.
Gurbet elde baş
yastığa gelende,
Gayet yaman olur
işi garibin,
Gelen olmaz giden
olmaz yanına,
Bir çalıdır mezar
taşı garibin.
Bir çalının dibine
gömüyorlar Memet'i. Söylenecek sözleri, sevgiliye,
anasına özlemiyle birlikte örtüyorlar üstünü. Kara
toprak alıyor bağrına. Gençmiş... Sevenleri
varmış... Anası yavuklusu yol gözlüyormuş. Ecel bu!
Kimini sele, kimini yele verir. Memet'i de Revan'da
vebayla yakalıyor. Sayıklaya sayıklaya gidiyor Memet.
Kucak dolusu kırmızı güller elinde kalıyor.
Sevgiliye özlemi de dilinde!. Artık bir çalıdır
mezar taşı Memet'in!. Bir tek Memet değil vebaya
teslim olan. Kervanın çoğu kırılıyor. Sahipsiz mezar
oluyor Revan ' da. Kalanlar perişan. Utangaç.
Yaşıyor olmaktan utanıyorlar sanki... Sanki
ölenlerin sorumlusu ölmeyenlermiş gibi... Ağır ağır
Erzurum'a giriyor kervan. Analar, bacılar,
sevgililer, oğullar, eşler... Meraklı gözlerle
karşılıyor kervanı. Aradığını bulan sarmaş dolaş.
Gözyaşları hıçkırıklara karışıyor. Aradığını
bulamayanlar, ilk rastladığına soruyor. ''Oğlum
Memet'im nerede. Birlikte çıktınız kervana. Nerede
kaldı''. Sen sen ol da gel yanıtla. "İlkin kusma
başladı. Sonra da bir ateş. En son sayıklama
başladı. Tüm sevdiklerini bir bir sıraladı. Titreye
titreye sayıkladı. Yedi gün dayandı Memet. Sonra...
Sonra bir çalının dibine gömdük onu''. Gel de söyle
bunu. Söyleyebilirsen!. Hem de anasına... O ana deli
olup dağlara düşmez mi?. Avuçlarını göğe açıp ol
tabipten medet dilemez mi?. Kırmızı gülden merhemlik
istemez mi?. Kara yağızın güzeli oğlunu, canından
parçayı alıp götüren ölüme, ilenmez mi? Ölümün hepsi
kötü. Ana, baba, anneanne, dede. Hepsi kötü. Dün var
olan... Soluyan, nefes alan, nefes veren. Bir anda
yok artık. Yerinde yeller esiyor. Şekli şemali, son
sözleri, yavaş yavaş yok oluyor. Belleklerden
siliniyor. Yaşlı ölümü neyse ne! ''Öldü de kurtuldu"
diyor insan. Ya gencecik ölümler. Muradı gözünde
gidenler. Anadır, alıyor veriyor. veriyor alıyor.
Oluru yok. Diline kırmızı gülleri doluyor. Ol
tabipten medet diliyor. Olmuyor. Ver elini dağ
yolları. Dilinde türküsü. Gönlünde oğlunun hayali.
Deli olup dağlara düşüyor. O'nu son görenler elinde
bir demet kırmızı gül, dilinde ''Kırmızı gül demet
demet. Sevda değil bir alamet Şol Revan'da balam
kaldı. Yavrum kaldı''... diye diye haykırdığını
söylediler.
Kırmızı gül demet
demet
Sevda değil, bir
alamet
Balam nenni, yavrum
nenni,
Gitti gelmez ol
muhannet,
Şol Revan'da balam
kaldı,
Yavrum kaldı,
Balam nenni,
Kırmızı gül her dem
olmaz,
Yaralara merhem
olmaz
Balam nenni,
Yavrum nenni,
Ol tabipten derman
gelmez
Şol Revan ' da
balam kaldı,
Yavrum kaldı,
Balam nenni.
Kırmızı gülün
hazanı,
Ağaçlar döker
gazalı,
Karayağızın güzeli
Şol Revan ' da
balam kaldı,
Yavrum kaldı,
|