|
UNUTULMAYAN ERZURUMLULARDAN BİR KISMI:
NAİM
HOCA - 13 Ekim 1999
Yaşadığı sürece din istismarcılarına karşı mücadele
eden aydın ve renkli kişiliği ile tüm Türkiye’nin
beğenisini kazanan Naim Hoca 1925 yılında Erzurum da
dünyaya geldi.10 yıl boyunca Erzurum Zeynel Camiinde
imamlık ve vaazlık yapan Naim Hoca sanatın her
dalıyla yakından ilgilendi.Avcılar derneğine de üye
olan Naim Hoca koyu bir Erzurumspor taraftarıydı
Atatürk ve Barış Manço’ya birde şiir yazan zaman
zaman aşırı dinci örgütlerin ölüm tehditlerine maruz
kalan Naim Hoca 1993 yılında PKK nın Erzurum un Yavi
ve Çiçekli beldelerine yaptığı katliam sonucu
sokaklara taşan halkı kürt kökenli vatandaşlara
saldırmak üzereyken ikna ederek olası bir faciayı
önledi. Naim Hoca14 Ekim 1999 vefat etti.
SEBAHATTİN BULUT - 2 Mart 2006
1926 yılında Erzurum'da doğdu. 31 yıllık devlet
memurluğunun ardından, 1982 yılında emekli oldu.
1951 yılından sonra çeşitli spor kulüplerinde
sanatsal faaliyetlerde bulundu. Palandökenspor
Kulübü Tiyatro Kolu'nda kendi yazdığı: "Yanlış hesap
Bağdat'tan döner", "Meşhedi Kamber", Ali'nin Berber
dükkanı", "Kiralık odalar", "Çingene kızı" isimli
müzikalleri sahneye koydu ve bazılarında rol aldı.
1957 yılında Halk Oyunları ve Türküleri Derneği
Yönetim Kurulu'na seçildi.
Erzurum Halk Oyunları ve Türküleri Derneği Başkanı
Sebahattin Bulut, 02.03.2006 tarihinde aramızdan
ayrıldı.
TAYİP İDE (TEYO PEHLİVAN) – 1999
Erzurum'un Pasinler (Hasankale) ilçesinde doğdu.
1999 da, 86 yaşındayken hayatını kaybeden Teyyo
Pehlivan ardında birkaç kitap dolduracak kadar
mizahi hatıra bıraktı. Yalancılığı ve hazır
cevaplılığıyla ünlü olan Pehlivan'ın hayal dünyası
oldukça geniş ve renkliydi. Gerçekte yaşamış gibi
büyük bir ciddiyetle anlattığı hayalleri, en az
Karadeniz fıkraları kadar şaşırtıcı ve komikti.
Hazır cevaplılığıyla da en az Nasreddin Hoca
fıkraları kadar tebessüm oluşturmaktaydı yüzlerde.
GULLEBİ TURAN – 1992
1945 yılında Erzurum'da doğdu. Erzurum un faytonlu
döneminde uzun yıllar faytonculuk yaptı. Anlatımları
ve hazır cevaplığı onu kısa sürede sanat dünyasına
taşıdı. Arif Sağ'a baba, Belkıs Akkale'ye ana,
İbrahim Tatlıses'e oğlum diye hitap ederdi. Arif
Sağa kızdığı dönemlerde Ömer Şan ve Bilge Şan
çiftinin evinde kalırdı. Son yıllarda Erzurum'a
sadece oruç tutmak için gelen Gullebi Turan 1991
yılında rahatsızlandı ve bir yıl sonra 1992 yılında
siroz tedavisi gördüğü Araştırma hastanesinde öldü.
Asri mezarlıkta kimsesizler bölümüne defnedildi.
NENE HATUN - 22 Mayıs1955
Tarihimize "93 Harbi" adıyla geçen Türk-Rus
savaşında Erzurum'un Aziziye Tabyası'nda gösterdiği
kahramanlıkla adını tarihe yazdıran Türk kadını.
Erzurum'da doğdu, tam doksansekiz yıl orada yaşadı.
Bir kahramanlık sembolü olarak tanındı ve anıldı.
Ömrünün son demlerini "Üçüncü Ordu'nun annesi"
olarak geçirdi. 1955 yılında "Yılın Annesi"
seçildikten sonra, 22 Mayıs 1955 günü Erzurum'da
zatürreeden vefat etti, Aziziye Şehitliğine gömüldü.
NECİP ÇADIRCI - 26 Temmuz 2005
1934 yılında Erzurum' a bağlı Uzundere İlçesi
Çamlıyamaç Köyü' nde dünyaya gelmiştir. İlk
tahsilini köyde tamamladıktan sonra, girdiği parasız
yatılı sınavını kazanarak, Erzurum - Ilıca Yavuz
Selim İlk öğretmen okulunda orta ve lise tahsilini
tamamlayarak bu okuldan 1954 - 1955 Öğretim yılı
sonunda İlkokul Öğretmeni olarak mezun olmuştur.
1978 yılında Erzurum Milli Eğitim Müdür yardımcılığı
görevine atanmıştır. İki yıl burada görev yaptıktan
sonra; 1980 yılında tekrar Erzurum Lisesi Türkçe
Öğretmenliği ve Müdürlüğü görevine atanmıştır. 1984
ve 1985 Eğitim ve Öğretim yılında Yılın Öğretmeni
seçilmiş ve dönemin Cumhurbaşkanı, sayın Turgut ÖZAL
tarafından ödüllendirilmiştir. Tüm ömrünü eğitim ve
öğretime adamış, sayısız insana öğretmenlik yapıp
rehber olmuş ve eğitim camiasında müstesna yerini
almış olan Hacı Necip Çadırcı 26 Temmuz 2005 yılında
hakkın rahmetine kavuşmuştur.
ORGENARAL SEMİH SANCAR 8 Aralık 1984
(Kıbrıs Savaşında TSK Baş Komtanı) Semih Sancar,
(doğum 1911 Erzurum - ölüm 8 Aralık 1984) Türk
Silahlı Kuvvetleri'nin 16. Genelkurmay Başkanı'dır.
CEMAL GÜRSEL 14 Eylül 1966
27 Mayıs 1960 harekâtının lideri olarak kabul
edildi. Yeniden demokratik düzene dönülmesinde ve
1961 Anayasası'nın hazırlanmasında önemli rol
oynadı. Halk oyuna sunulan ve kabul olunan bu
Anayasa gereğince, 10 Ekim 1961 tarihinde yapılan
seçimlerden sonra teşekkül eden Türkiye Büyük Millet
Meclisi tarafından Türkiye'nin dördüncü
Cumhurbaşkanı olarak seçildi.
16 Temmuz 1965'te Komünizmle Mücadele Derneği fahri
başkanlığından ayrıldı.
1966 yılında başlayan rahatsızlığının devamı ve
görevini engellemesi üzerine, Anayasa uyarınca
Cumhurbaşkanlığı görevi sona erdi. 14 Eylül 1966
tarihinde vefat etti.
NAFİZ KOTAN 1946
Nafiz Bey 1885 yılında Erzurum'da doğdu. Babası Hacı
Ahmet Bey, annesi Esma Hanımdı. 1903 yılında Makbule
Hanım ile evlendi, beş çocukları oldu. 1913 te
ailesiyle İstanbul'a yerleşti. Birinci Dünya Savaşı
sırasında Nafiz Kotan Beyin ordumuza bağış yaparak
iki uçak armağan etmiştir. 2. Tayyare Bölüğünde
görevlendirilen "BREGUET XIV B" modeli bu uçaklar 21
Mayıs 1922 tarihinde Akşehir Cephe Komutanlığına
gönderildi. Uçaklar "Erzurumlu Nafiz" ve "174. Alay"
isimleri ile adlandırılmışlardır.
RIFKI SALİM BURÇAK 1998
Türk akademisyen, siyasetçi Erzurum'da doğdu.
Mülkiye Mektebi'ni bitirdi ve aynı okuldan siyasal
tarih kürsüsüne asistan, doçent ve profesör oldu.
Daha sonra siyasi hayata atılarak Demokrat Parti'den
Erzurum milletvekili seçildi. Partinin genel yönetim
kurulunda görev aldı. Bu süre içinde Adnan Menderes
hükümetlerinde Gümrük ve Tekel ile Milli Eğitim
bakanlığı yaptı. 27 Mayıs 1960'tan sonra Yassıada'da
Yüksek adalet divanı tarafından yargılanarak mahkum
edildi. 1963 affından yararlandı. Gazi Terbiye
Enstitüsü'nde devrim tarihi öğretim üyeliğine
atandı. Ayrıca, İktisadi ve Ticari ilimler
akademisinde ve Başkent Özel Gazetecilik Okulu'nda
siyasal tarih dersleri de verdi. 1974'de emekliye
ayrılan Rıfkı Salim Burçak, 1998'de vefat etmiştir.
II. Menderes Hükümeti'nde 9 Mart 1951 - 26 Ekim 1951
tarihleri arasında Gümrük ve Tekel bakanlığı, 8
Nisan 1953 - 17 Mayıs 1954 tarihleri arasında ise
Milli Eğitim Bakanlığı görevlerinde bulundu.
Demokratlar Klübü derneğinin kurucuları arasında yer
aldı. Erzurum'a önemli hizmetler vermiş, Atatürk
Üniversitesi'nin kuruluşunda büyük emekleri olmuştur.
.
1 -
Abdurrahman Gazi
|
|
|
Abdurrahman Gazi ismi Erzurum'da
büyük izler bırakmıştır. Şehitlik ve
gazilik mertebesine erişmiş bir
insan olduğu için onun manevi
şahsiyeti Erzurumluların daima
gönlünde yaşamış, yüce insandır
Palandöken Dağı'nın üst yamaçlarında
türbesi bulunan ve bir ziyaretgâh
yeri olan
Abdurrahman Gazi'nin Hazreti
Peygamber'in sancaktarı olduğu halk
arasında yaygındır.
Hazreti Peygamber'in İslam Orduları
Erzurum'u fethederken, Sancaktarı
Abdurrahman Gazi'nin kellesi bir
düşman kılıcı ile koparılır ve yere
düşer. Kellesini koltuğuna alan
Abdurrahman Gazi elinde bulunan
İslam’ın Sancağı'nı Palandöken'in en
yüce noktasına dikmek üzere dağ
yokuşunda koşmaya başlar.
Kellesi
koltuğunda, sancağı elinde olan
Abdurrahman Gazi Palandöken
Dağı'ndaki “Şığvaler" Mevkii'ne
gelince dağda bulunan çobanlar
evvela dona kalırlar, sonra biri
dayanamayıp:
-“Olaaa hele bakın şuraya, eskerin
kellesi koltuğunda dağa doğru
koşuyor”
diye bağırmağa başlar. |
|
2 -
Abdurrahman Gazi Türbesi
Erzurum’un 2,5 km. güney doğusunda
Eğerli Dağı (Sığve) yamacında,
Abdurrahman Gazi Camisi’nin
(Hacı Ahmet İzzet Paşa Camisi)
yanındadır. Hz. |
|
|
Çağrışır bülbüller gelmiyor bağban
Hoyrat dost bağından gül aldı gitti
Yüz bin mihnet çektim bir bağ bezettim
Yari ben besledim el aldı gitti
|
Nazlı yardan kem haberler geliyor
Dostlarım ağlıyor düşmanlar gülüyor
Dediler ki sefil Emrah ölüyor
Kimi kazma kürek bel aldı gitti
|
Aşık. Erzurum’un Tambura köyünde doğdu. Erzurum’da
medrese tahsili yaptığı, ömrünün önemli bir kısmını
seyahatle geçirdiği, Sivas, Kastamonu, Sinop, Konya
ve Niğde illerini dolaştığı, Niksar’da öldüğü
bildirilir.
Emrah hem aruz hem de hece ölçüsü ile şiirler
yazmıştır. Halk şâirleri içinde dîvan şiirini en iyi
bitenler arasındadır. Tasavvuf! şiirleri varsa da
asıl şahsiyetini saz şiiri tarzında yazdığı koşma ve
semailerinde gösterir.
Emrah’ın tek eseri Divan’ıdır.
Ne Feryat Edersin Divane Bülbül
Ne feryat edersin divane bülbül
Senin bu feryadın gülşene kalsın
Bu dünyada eremezsem murada
Huzur-u mahşere divana kalsın
Nesin meth edeyim bir kaşı kare
Sen açtın sineme onulmaz yare
Dünya tabib gelse derdime çare
Derdimin dermanı Lokman'a kalsın
Ey gelen bu aşık-ı dildade kabristanına
Oku birkaç fatiha, bahşet o zatın canına
beyti ile başlayan vefat tarihini bildiren son beyt
:
Ben de cevher kilk ile Emrah'ı (Sabri) tarihin
Ruhu şad olsun deyü yazdım felek divanına
Aşık
Nihani
|
Hazin hazin esen gece yelleri
Bu ağır kış yaz olsun da geleyim
Sevdiğimin pek müşküldür halleri
Küskün gönlüm haz olsun da geleyim |
Gam bahrına daldım durmaz yüzerim
Mecnun oldum Leyla ile gezerim
Ey Nihan hakiki candan bezerim
Hasretle derd ü gam sıralanınca
|
Nihani, Erzurum ilinin Şenkaya ilçesinin Bardız
(Gaziler) bucağına bağlı Göreşken köyünde 1300
(1885) yılında doğdu. Babası demircilik yapan Recep
Usta, annesi Mahbube Hanım'dır. Asıl adı Mustafa
olan aşık, Soyadı Kanunu çıkınca "Gedik" soyadını
almıştır.
Onüç yaşlarında babasının davarlarını Göreşken
köyünün yayla ve meralarında otlatmağa, başladı.
Bardız deresinin bir yamacında kurulmuş olan
Göreşken köyündeki köylüler hayvancılıkla geçinir,
tarlalarında buğday ve arpa yetiştirirlerdi. Yazın
kırlar ve dağlar binbir renkli çiçeklerle bezenir,
ortalık yeşillikler içinde bir cennet havasına
bürünürdü. Köyde sekiz ay kara kışı geçirdikten
sonra yazın Göreşken yaylasına çıkarlar, yemyeşil
çayırlarda kurdukları yayla evlerinde (damlarda)
kalırlar, hayvanlarını otlatır, kuzularını
büyütürlerdi. Küçük Mustafa, on sekiz yaşlarına
kadar babasının davarlarını otlatmağa devam etti.
Bir yaz günü, iki arkadaşı ile kırlarda yine
babasının davarlarını otlatırken ansızın etraf,
karardı. Sanki güneş batmış gece olmuştu. Genç köy
delikanlısı Mustafa, davarlarını ararken bir şehit
mezarı gördü. Birinci Cihan Harbi'nde Enver Paşa'nın
ordusu ile geçtiği bu topraklarda, daha önceki
yıllarda bazı savaşlar cereyan etmişti. Ahmet Muhtar
Paşa 1877'de Ruslarla Zivin Harbi'ni yapmış ve
onları yenmişti. Sonra Rusları Kars'a kadar
püskürtmüştü. İşte bu harple ilgili bir şehit
mezarının yassı taşının önüne oturup dinlenen
Mustafa, daha sonra az ilerdeki çeşmeden abdest alıp
iki rek'at namaz kıldıktan sonra tam teşehhüdde iken
uykuya daldı.
Derin uykuda iken tatlı bir rüya gördü: Önce gözünün
önüne nürani yüzlü, beyaz sakallı derviş geldi.
Ellerinde aşk badesi dolu üç tas vardı. Sonra bu üç
derviş Mustafa'ya yaklaşıp:
-"Evlat doğrul" dediler, "Al bu badeyi yar aşkına
iç..."
Genç Mustafa pirlerin verdiği ikinci badeyi "Allah
aşkına" ve üçünücüyü de "pir aşkına" içtikten sonra
tatlı bir ses duydu. Dönüp de sesin geldiği tarafa
bakınca sırtı kendisine dönük, saçları topuklarına
değen, fidan boylu güzel yüzlü bir kız gördü. Kız,
hem ağlıyor, hem de bir ağıt söylüyordu. Meğer,
sevgilisini ölmüş sanıp, ona ağlarmış... Aslında bu
peri gibi güzel kızın ağlaması genç Mustafa içindi.
Dervişler, bu kızın Afganistan'da Emirhan'ın kızı
Mihriban Sultan olduğunu söyleyip gözden nihan
oldular, kayboldular. Kendisine "Nihani" mahlası
işte o sırada, bu sebeple verilmiştir.
Rüyasında görüp sevdiği ve uğruna üç tas bade içtiği
sevgilisi Mihriban'a seslenmek isteyen Nihani'nin
boğazı tıkanıyor, sesi çıkmıyordu. Bir süre sonra,
ağladıkça yüzü göz yaşlarıyla ıslanan Mihriban dile
geldi ve söylemeğe başladı. Aldı Mihriban:
Aldım esen yelden yaman bir haber
Yetirdim yüz bine bir telaşımı
Sevdiğin dünyadan göçmüş dediler
Zalim felek n'ettin can yoldaşımı
Gülşenimi figan ile doldurdum
Nevresteyken gonca gülü soldurdum
Nasıl kıydın sevdiğimi öldürdün
Elbette dökerim kanlı yaşımı
Der Mihriban arttı ahım amanın
Gör ne hale düşmüş bir perişanım
Yarabbi al hemen benim de canım
Alıp gidem bu sevdalı başımı
Nihani, aşık olduğu Mihriban'a şu cevabı verdi
İnanma sevdiğim hilaf habere
Yaradan bozmadı daha işimi
Ölsem de razıyım takdir kadere
Nerye gitsen derdin koymaz peşimi
Gülşen figan ile dolmamış hele
Nevreste goncalar solmamış hele
Mücdeler sevdiğim ölmemiş hele
Bir iken bin etme ah ateşimi
Nihani bu halde kalırsam eğer
Arayıp yarimi bulursam eğer
Gelip de yanında ölürsem eğer
O zaman gel bekle mezar taşımı
Bu deyişleriyle Nihani artık badeli bir aşık olmuştu
ama köydekiler buna bir türlü inanamıyorlardı.
Düşünüp taşındılar, sonunda Göreşken köyünün
ihtiyarları Narmanın Samikale köyünde yaşayan badeli
aşıklardan Sümmani'ye (d. 1862) iki atlı bir haberci
göndermeğe karar verdiler. O sıralarda kırk
yaşlarında olan usta Sümmani'ye Nihani davetiye
şeklinde bir şiir de göndermişti :
"Yevm-i mahşer ulu divan gözlerim."
diye biten bu şiirdeki "gözler" kelimesini "özler,
hasret çeker" şeklinde anlamalıyız.
Narman'm Samikale köyüne varan yedek atlı haberci,
Sümmani'yi ata bindirip oradan Bardız bucağını
Göreşen köyüne getirdi.
İki aşığın karşılaşması gerçekten halk edebiyatımız
için unutulmaz bir sahneydi. Usta Sümmani, genç Aşık
Nihani'yi güzelce imtihan ettikten sonra onun pir
elinden bade içip aşıklar meclisine katıldığını;
Aşkın temreniyle mermer taşını
Vurup baştan başa yaranlardanız
mısralarıyla ifade ediyordu.
Gurbet Yılları
Aşık Nihani, Yıllarca Doğu Anadolu'da gezdi.
İllerinin 1877 de Ruslar tarafından işgal edilmesi
üzerine çok ızdıraplar çekti. Sonunda, Kazım
Karabekir Paşa komutasındaki III. Ordu'nun zaferiyle
29 Eylül 1920'de Sarıkamış 30 Ekim 1920'de Kars Rus
işgalinden kurtuldu. O, zaferin heyecanı içinde:
Son günde şad etti ehl-i imam
Ordumuz kurtardı Kars, Kağızman'ı
diyerek zaferin neşesini dile getirdi.
Gurbet hayatından kurtulmak isteyen Nihani, maşukası
Emirhan kızı Mihriban'a kavuşamayacağını anlayınca
Göreşken köyüne döndü. Kendisinden üç yaş küçük
olan, Mahmut Ağa ile Atife Bacı'dan doğan Perişan
Hanım'la evlendi. Bu evlilikten; 1916'da Abdülmecit,
1918'de Mürsel, 1925'te Şerif, 1926'da Zahire ve
1929'da Nazire doğdular. Daha sonra 20.6.1931'de
Zennure, 15.10.1934'te Zeliha doğdu ise de her ikisi
de 1944 yılında 4 Nisan günü ölmüşlerdir.
Aşık Sümmani 5 Ocak 1915
Ervah-ı ezelden levh ü kalemden
Bu benim bahtımı kara yazdılar
Gönül perişandır alev-i alemde
Bir günümü yüz bin zara yazdılar
Sümmani'nin gerçek adı Hüseyin olup, babası
Kasımoğulları'ndan Hasan'dır. 1861 yılında Erzurum
ili, Narman ilçesi, Samikale Köyü'nde doğmuştur.
Kendileri bu köye Kafkaslar' dan gelmişlerdir.
Babası köyde çobanlıkla geçimini sağlamakta idi
Hüseyin 10-11 yaşlarına geldiğinde, babasıyla
birlikte çobanlık yapmaya başladı. Hüseyin'in
genellikle danalarını otlattığı yer Ablaktaş'tır:
Bir gün Şekerli Düzü' ne hayvanlarını otlatmaya tek
başına gider. Hüseyin, kendisine doğru bir atlının
geldiğini görür. Atlı, Hüseyin'e selam verir ve
adını öğrenmek ister. Çok aç olduğunu söyleyip ondan
ekmek ister. Köylerinde nerede misafir olabileceğini
sorar. Hüseyin üç arpa ekmeğinin yarısını atlıya
verir. O' nun bu cömertliği hoşuna gider ve der ki:
-Oğul, sana bir dua öğreteyim. Bu duayı kırk gün
okuyacaksın. Yalnız yüz tane taş say, cebine koy.
Her okuyuşta bir taş atarsın. Duayı kırk gün okur ve
son gün Ablaktaş'a gider. Babası ise Cuma namazını
kılmak için köyde kalır. Ablaktaş'taki çeşmenin
yanında hayvanlarını otlatmaya bırakır. O da namaz
kılmaya niyetlenir. Daha önce babasıyla burada namaz
kılarlarmış Namaz vaktini anlamak için de
kendilerine bir taş tespit etmişler. Güneş taşa
isabet ettiği zaman öğle vakti olduğunu anlarlarmış,
O gün de babasıyla yaptığı gibi kendisine taşı nişan
eder ve Güneş'e bakarken uykuya dalar.
Uykusunda, çeşmenin başında kırk yeşil güvercin
görür. Güvercinler birden kaybolur ve karşısında üç
derviş belirir. Dervişler Hüseyin'e abdest
aldırırlar ve birlikte namaza dururlar. Hatta bir
dörtlüğünde der ki:
Vardım saf saf olup durmuş divana
Ben de el bağlayıp geçtim bir yana
Meylimi bağladım gari sübhana
O güzel Allah'ı gözler gözlerim...........
Daha sonra Hüseyin'i ortalarına alıyorlar. Hüseyin
bakıyor ki. dervişlerden birinin elinde bir tabla,
üç dolu bardak var. Derviş, bunları Hüseyin' in
önüne getiriyor ve
-Hüseyin, bu şerbetlerden bir tanesini iç bakalım.
diyor. Hüseyin bardakların içindekileri şerbete
benzetemiyor. Kendisini kandırdıklarını. Ona içki
içireceklerini sanıyor. Ne kadar zorluyorlarsa da
içmiyor Bunun üzerine birisi Hüseyin'in ellerini
tutuyor. birisi de parmağını bardağa batırıp
Hüseyin'in ağzına sürüyor. Tam bu esnada Hüseyin
uykudan uyanıyor. Bakıyor ki, ne derviş var ne de
şerbet. Fakat ağzında İnanılmaz bir lezzet
hissediyor.
- Öylece bir daha uykuya dalıyor. Uykuda yine
karşısına dervişler çıkıyor Tam eline bardağı alıp
içmeye hazırlanıyor ki, dervişler şôyle diyor:
-Oğul, buna aşk badesi derler. Sevdiğin kız
aşkınadır. Kızın adı Gülperi'dir. Bedahşah kentinde
Şah Abbas'ın kızıdır. Sen Onun. O da senindir.
Birbirinize aşık maşuk'sunuz. Dervişlerden biri
Gülperi'nin cemalini gösterir. Üç bardak Hüseyin'e.
üç bardak ta Gülperi 'ye verirler. Yeşil mürekkeple
yazılı bir kitap okuturlar.
Üç harf okuttular yeşil yapraktan
Okudum harfini noktasın tek tek.....
Hüseyin uykudan uyanır ki, ne Gülperi Han var ne de
dervişler. Danaları da göremeyince köyün yolunu
tutar. Köye varmaya yakın bir atlıyla karşılaşır,
-Hüseyin, korkma oğlum, sen ereceğine erdin. Bundan
sonra senin mahlasın Sümman, dünyada kavuşmak senin
için haram, der. Sümmani, anlam olarak "Sonuncu,
sona ait" demektir.
Hüseyin köye varınca annesini,. babasını uyandırır.
Babası da ertesi sabah. köylülere, çobanlığı
bıraktıklarını söyler. Aradan otuz kırk gün geçer,
günler geçtikçe aşkı da ziyadeleşir. Herkes. Onun
hastalandığını, cin'e; peri'ye karıştığını sanır. O
zamanlar sıra geceleri düzenlenirmiş. Bir akşam
babasına yalvarır. gecelere katılmak İstediğini
söyler. Babası da dayanamayıp götürür. Sıra
Sümmani'ye gelince. bazı kimseler, O'nun çocuk
olduğunu söyleyerek atlamak İsterler. Köylülerin
teklifini kabul etmeyerek, türkü söylemek istediğini
belirtir ve söze başlar:
Uyandım gafletten oldum perişan
Bir nur doğdu alemler oldu ürüşan
Selam verdi geldi üç-beş dervişan
Lisanları bir hoş sedasın tek tek
Lisanları bir hoş eyler avazı
Onlarda mevcuttur ilm-ü el fazı
Dediler: Vaktidir kılak namazı
Aldılar abdestin edasın tek tek
Aldılar abdesti uyandım habran
Aslımız yapılmış hak ü turabtan
Üç harf okuttular yeşil yapraktan
Okudum harfini noktasın tek tek
Okudum harfini zihnim bu!andı
Yalelerim göz göz oldu sulandı
Baktım çar etrafa kadeh dolandı
Nuş ettim kırkların mahlesin tek tek
Nuş ettim badesin gördüm rengini
Tam on sekiz saat sürdüm cengini
Yar yüzünde saydım üç beş bengini
Halhalın altında hırdasın tek tek
Dediler: Sümmani gel etme meram
Adamı çürütür dert ile verem
Sen içün dünyada kavuşmak haram
Hüdam böyle salmış kalemin tek tek
Koşma bitince köylüler şaşırır. Onun badeli Aşık
olduğu anlaşılır. Fakat henüz saz çalmasını
bilmemektedir. Babası ile bir gün Erzurum ' a
giderler. Burada aşık kahvelerine devam eder. Sazın
perdelerini ve tezene tutmasını öğrenir. Her akşam
köylüyü toplayıp saz çalar. Günler ayları, aylar
yılları kovalar Sümmani köyde duramaz ve sevdiğini
aramaya karar verir. Önce KafKaslar'a. oradan İran'a
gider. İran- Turan illerini dolaşır. Bedahşah'ı
tanıyan, Gülperi'nin adını duyan bir Allah kuluna
rastlayamaz Hint, Afgan topraklarına gider. Onun bir
gurbeti yaklaşık beş yıl sürmüştür. Günlerden bir
gün rüyasında pirini görür. Piri O'na Kırım'a bir
geziye çıkmasını söyler. Sümmani yanına sofusunu
alıp Kırım yolculuğuna çıkar Kışı Kırımda geçirir.
Yaz gelince tekrar köyüne döner. Artık şair, hareket
kabiliyetini yavaş yavaş kaybederek duraklama
dönemine girmektedir.
Devrin büyük şairlerinden Erbabi'yi mat eder.
Başarıları Erzurum Valisinin kulağına kadar gider.
Bir süre sonra. Sümmani Pasof'a gider. Aşığı oradan
Suskap köyüne Zülali'nin yanına götürürler. O sırada
ünü Kars'ı, Ardahan'ı, Erzurum'u kaplamış olan Aşık
Şenlik'te oradadır. Üçünden bir atışma İsterler. İlk
sözü Sümmani söyler:
Adem Sefiyullah makam-ı peder
Cennet' te ihvan bir kere düştü
''Sürün'' dedi, mollam takdir-i kader
Cennetten dünyaya bir kere düştü
Şenlik: Hışm-ı nar içinde gülüstan gözü
İbrahim Safa'ya bir kere düştü
İsmail' e gelen koç kurban kuzu
Cennet'ten Mina 'ya bir kere düştü
Zülali: Türaptan bir avuç hak aldı kaddes
Bu zemin Ierzeye bir kere düştü
Beytullah yerine Beytü'l Mukaddes
Kuruldu Kabe'ye bir yere düştü
Sümmani'nin esas amacı, Şenlik ile meydan edilmekti.
Günün birinde yine Samikale köyünden, Sefili isminde
birisi, Aşık Şenlik'in yaşadığı. Kars'ın Çıldır
ilçesinin Suhara Köyü'ne gider. Kendisini Aşık
Sümmani olarak tanıtır. Fakat mat olup, sazını
bırakarak köyüne geri döner. Bu olaydan hemen sonra
Aşık Şenlik, Ardahan'a gider. Aşık Sümmani ile Ahmet
Onbaşı da Şenlik'İn köyüne gelirler Orada. yöre
İçinde önemli bir konuma sahip olan, Haşimoğulları 'ndan
Celal Bey ve Şerif Bey'le karşılaşırlar. Her ikisi
de, bir süre önce köye gelip kendisini Sümmani
olarak tanıtan aşıktan, Onun Şenlik'le yaptığı
karşılaşmadan bahsederler. O zaman, Sümmani kendi
şanını kurtarmak için Aşık Şenlik'le karşılaşmak
istediğini söyler. Şenlik, Ardahan'dan köye
çağrılır. Neticede bir araya gelirler. Hem tatlı
tatlı sohbetler ederler hem de atışırlar. Sonunda
yenişemeyip, kardeş olduklarım ilan ederler. Birkaç
gün sonra köyüne geri döner. Fakat zaman Gülperi'yi
unutturamamıştır. Köylüleri ona rastlayıp
konuşturdukları zaman, O, şu şiirini söyler:
Ervah-ı ezelden levh ü kalemden
Bu benim bahtımı kara yazdılar
Gönül perişandır alev-i alemde
Bir günümü yüz bin zara yazdılar
Gönül gülşeninde har oldu deyu
Hasretlik ismimde var oldu deyu
Sevdiğim, sevdiğin pır oldu deyu
Erbab-ı garezler yare yazdılar
Dünyayı sevenler veli değildir
Canı terk edenler deli değildir
İnsanoğlu gamdan hali değildir
Her birini bir efkara yazdılar
Nedir bu sevdanın nihayetinde
Yadlar gezer yarin vilayetinde
Herkes diyarında muhabbetinde
Bilmem bizi ne civara yazdılar
Döner mi kavlinden sıdk-ı adıklar
Dost ile dost olur bağrı yanıklar
Aşk kaydine geçti bunlar aşıklar
Sümmani'yi ''Derkenara'' yazdılar
Aşık artık gerileme dönemine girmiştir. Bir gece
rüyasında Gülperi. işaret almadan gurbete çıkmaması
yolunda tembih eder. Bu duruma çok üzülür. Zaman
zaman Erzurum'a gidip gelmektedir. Erzurum da
bulunduğu günler kahvede otururken arkadaş ve
dostları sözü eski günlerden açıp. Sümmani'ye
Gülperi ile olan aşkını anlattırmak isterler. Artık
ihtiyardır. Sazını eline alıp şu şiirini söyler.
Tarih seksen dokuz on bir yaşımda
Cem başımda iş birer birer
On sekiz yıl sürdü yarin peşinde
Akıttım gözümden yaş birer birer
Görmedim dünyada bir şadlık demi
Geçti civan ömrüm, gülmem encamı
Her boyun sistemi, feleğin kahrı
Vurdu her taraftan taş birer birer
Sümmani'yim hani benim otağım?
Gün be gün, bulandı dalım, budağım
Devroldu devranım, çevrildi çağım
Döküldü dihenden diş birer birer
Bir gün gençliğini hatırlayıp aşk badesini içtiği
Ablaktaş'a gider. Çobanlığı bıraktığından beri
buraya hiç gitmemiştir. Orada oturur, uzun uzun
düşünür, çalar, söyler. Artık, sadece kahvelerde
çalıp söylemektedir. Bu sıralarda, Gülperi de
Sümmani'den haber alamadığına üzülmektedir. Bir gün
Bedahşah 'tan tellal çağırttırır. Sümmani'yi aratmak
için iki kardeş görevlendirir Sümmani'yi bunlara
iyice tarif eder. Aradan günler, aylar geçer İki
kardeş Kafkas taraflarına gelirler. Birden gözlerine
bir adam ilişir. Adamlara Sümmani adında birisi
aradıklarını söylerler. Adamlar:
-Biz Onun akrabalarındanız. Sümmani yakında öldü.
Gülperi adında bir kızı sevmişti. Bu kızın aşkı için
pir elinden bade verilmişti. İşte o vakitten beri.
Sümmani Gülperi'nin aşığı olmuştur. Daha ölmeden bir
kaç gün evvel rüyasını görmüştü. Günlerce ağladı,
son dakikasına kadar Gülperi'nin acılarını çekti.
Sonunda Ona hasret gitti.
İki kardeş, Sümmani'nin ölümüne çok üzülürler. Köye
dönerler ve doğruyu Gülperi'ye söylemeye karar
verirler. Şah'ın sarayına yaklaşırlar, bakarlar ki
bir cenaze kalkmaktadır. Bu Gülperi'nin
cenazesidir. Sümmani, Samikale Köyü'nde, 5 Şubat
1915 tarihinde vefat etmiştir.
Der Sümmani tamam oldu muhabbet
Biz varalım, siz olasız selamet
Kalktı bu karyeden çekildi kısmet
Göründü gözüme yol yavaş yavaş
AŞIK REYHANİ 10 ARALIK 2006
Lütfeyle halime geçti şu ömrüm
Yar yüzünü görüp görüp ağlayım
Nasip eyle eşiğini kapını
Yüzlerini sürüp sürüp ağlayım
Reyhani'yim n'olur beni inandır
Yanarken bir yudum su ver de kandır
Yalvarırım seher vakti uyandır
Rüzgarlardan sorup sorup ağlayım
1932 yılında Hasankale'nin Alvar köyünde doğdu. Asıl
adı Yaşar Yılmaz'dır. İran'dan göçen babası önce
Kars'a daha sonra Erzurum'a yerleşti. Aşık
Reyhani'nin çocukluğu köyünde geçti. Zaman zaman
komşu köylere gitme olanağı bulduysa da daha başka
yerlere gidemedi. Okuma yazmayı okula gitmeden
öğrendi. Sonraki yıllarda ise dışarıdan sınava
girerek diploma aldı.
Küçük yaşlarda köyüne gelen aşıklardan etkilendi.
Hem aşıklardan dinleyerek hem de eline geçen
kitapları okuyarak birçok halk hikayesini öğrendi.
Kendi aşıklığı ve şiir yazmaya başlaması 18 yaşından
sonradır.
Reyhani, rüyasında gördüğü bir kıza aşık oldu. Kısa
bir süre sonra da kızı kaçırdı. Birkaç ay geçmeden
evliliği geçimsizliğe ve huzursuzluğa dönüştü. Bunun
üzerine karısının ailesi kızlarını alarak başka
biriyle evlendirdiler. Aşık Reyhani, bu dönemden
sonra Dertli mahlasıyla şiirler yazmaya, türkü
söylemeye başladı. Ancak bu mahlası uzun süre
kullanmadan, Bayburtlu Aşık Hicrani tarafından
Reyhani mahlası verildi.
Konya Aşıklar Bayramına aralıksız katılan 7 aşıktan
biridir. Eski aşıkların dışında, yetiştiği Huzuri
Baba, Nihani, Cevlani, Efkari, Murat Çobanoğlu'nun
babası Gülistan Çobanoğlu gibi aşıklardan gelenek ve
usul öğrendi.
İran'dan Avrupa'ya birçok ülkede türkü söyleyen Aşık
Reyhani, katıldığı yarışmalarda da birçoğu
birincilik olmak üzere çeşitli ödüller aldı. 1980'li
yılların başında Erzurum'da bulunan Doğu Ozanları
Derneğinin başkanlığına getirildi.
Aşık Reyhani birçok ülkeye konser ve konferanslara
katılmak üzere çağrıldı. Ayrıca ABD'nin Michigan
Üniversitesinde katıldığı bir konferanstan sonra
kendisine fahri öğretmenlik unvanı verildi.
Şiirleri birçok gazete, dergi
ve araştırmada yaralan ve çeşitli radyo ve
televizyon programlarına katılan Aşık Reyhani'nin,
şiirlerinin bir bölümünü topladığı "Alvarlı Reyhani"
(1962), "Böyle Bağlar" (1966), "Kervan" (1988) ve
bazı düşünce ve şiirlerinden oluşan "Şu Tepenin
Arkasında" adlı kitapları Dilaver Düzgün tarafından
hazırlanan "Aşık Yaşar Reyhani", (1997) adlı kitap
bulunmaktadır.
Aşık Reyhani 10 Aralık 2006 tarihinde aramızdan
ayrıldı...
|
Bağlar
Demedim mi gönül kalkıp yürüme
Birgün yollarını harami bağlar
Dertliysen derdini dertsize deme
Dertsiz hekim olsa yara mı bağlar
Yazılan kaderdir başa gelince
Suç sende ayağın taşa gelince
Kudretin damlası coşa gelince
Onu bent mi eyler dere mi bağlar
Oku sayfasını geçen çağların
Yaprağı dökülmüş nice bağların
Adeti böyledir yüksek dağların
Aslı'ya yol verir Kerem'i bağlar
Ben de Reyhani'yim susuz pınarım
Damlam coş ederse olmaz kenarım
Öldüğümü duysa o nazlı yarim
Bilmem al mı giyer kara mı bağlar
Koklaya Koklaya
Gel yarim yeter bekledim
Gülü koklaya koklaya
Gözlerime yaş ekledim
Seli koklaya koklaya
Bir derdime bin ekledim
Aşkın boynuma yükledim
Seherde haber bekledim
Yeli koklaya koklaya
Gurbet gezdim adım adım
Asla olmadı muradım
Sırma saçın hatırladım
Teli koklaya koklaya
Reyhani'yim bak zamana
Kara bağrım yana yana
Kerem oldum Aslı Han'a
Külü koklaya koklaya
Sevdiğim
Al beni ne olur sevdaya götür
Erenlerden geri kaldım sevdiğim
Saz bir bahanedir göğsümü dövdüm
Bir kemik bir deri kaldım sevdiğim
Bu zalim zamanın ne ise kasti
Nereye gittimse yolumu kesti
Sırtımda kırık saz elimde testi
Doldurmadım yarı kaldım sevdiğim
Aşık Reyhani'yim uğradım derde
Nerdesin sevdiğim nerdesin nerde
Meydanı kaptırdım çakala kurda
Bir sürüden biri kaldım sevdiğim
Yarim
Bir muhannet yara gönül bağladım
Oldum bir kurumuş dal yarim yarim
Eğer günüm doldu, vadem yettiyse
Gelip de canımı al yarim yarim
Gençlik bir kuş idi elimden uçtu
Varlık kervan idi geldi de geçti
Ömür güneş idi gedikten aştı
Sanırsın olmamış yol yarım yarim
Aşık Reyhani'yim bu aşkın mesti
Gönlünden gönlüme bir rüzgar esti
Sen bir ulu pınar ben kırık testi
Acı bu halime dol yarim yarim
Bir Güzele
Bir güzele gönül verdim bağlandım
Ceylan oldu çekti beni izine
Boş boşuna ateşine dağlandım
Duman bitti umut kaldı közüne
Köz beni kül eder cana getirir
Yaş olur gözümden dane getirir
Gün olur ki yakar yıkar bitirir
Eyvah der elini vurur dizine
Dizine vursa da vurmasa da boş
İçenler uyanır içmeyen sarhoş
Aşk çilesi çetin olsa bile hoş
Hayal gerek aşıkların gözüne
Göze sürme çeker yar güzel olur
Yüze yaşmak çeker ar güzel olur
Yar ile dünyalık var güzel olur
Reyhani'yim baksam yarin yüzüne
Şimdi
Tükendi mürekkep karıştı satır
Bilemez ki katip ne yaza şimdi
Dört mevsimde ne şevk ne umut kaldı
Minnet ne bahara ne yaza şimdi
Vazgeç gafil göremezsin içimi
Sen kendinle kıyas etme suçumu
Doğuştan simsiyah olan saçımı
Söyle kim boyadı beyaza şimdi
Reyhani'yim geçti ömrüm saz ile
Gıda aldık hayaldeki haz ile
Bir ömür devrettik cilve naz ile
Naz bitti çevrildik niyaza şimdi
Ağlayım
Lütfeyle halime geçti şu ömrüm
Yar yüzünü görüp görüp ağlayım
Nasip eyle eşiğini kapını
Yüzlerini sürüp sürüp ağlayım
Gönlümüz gözümüz vecd ile dolsun
Muradım maksudum secdegah olsun
O gün olsun yarin müjdesi gelsin
Yol üstüne durup durup ağlayım
Reyhani'yim n'olur beni inandır
Yanarken bir yudum su ver de kandır
Yalvarırım seher vakti uyandır
Rüzgarlardan sorup sorup ağlayım
Bezdim
Ben bu aşkın abdalıyım
Dolana dolana bezdim
Çığ sökmüş bahar seliyim
Bulana bulana bezdim
Her gün sam yeli eser mi
Kamil cahile küser mi
Bıçak çeliği keser mi
Bilene bilene bezdim
Keder üstümüze zimmet
Zalimden olmaz merhamet
İlimsiz mürşitten himmet
Dilene dilene bezdim
Reyhani ölü yürür mü
Kül ölür mü kül çürür mü
Kuru ağaç dal verir mi
Sulana sulana bezdim |
|
Veremem
Bana derler aşık derdini söyle
Bu bir sırdır emanettir veremem
Belki dağlar kadar büyümem amma
Cevizin de kabuğuna giremem
Hasta odur sabır ile inleye
Evlat odur nasihati dinleye
Bundan sonra zevkle bakmam aynaya
Çünkü onda iç yüzümü göremem
Kulaksız işitmek dilsiz ifade
Canım cananındır edem iade
Vücut bir camidir vicdan seccade
Onun bunun çıkarına seremem
Reyhani'yim zamanım yok gülmeye
Doğar iken boyun eğdim ölmeye
Azrail gelmesin canım almaya
Bir canım var cananındır veremem
Söyleyin
Beni sizden sorarlarsa dostlarım
Bir Reyhani geldi gitti söyleyin
Hayatı çileli muradı yarım
Heder etti ah tüketti söyleyin
Aldı kırık sazı kapıdan çıktı
Ağlar gözler ile gülerek baktı
Dağın ufuğunda bir akşam vakti
Güneşle beraber battı söyleyin
Ara sıra sazı verdik destine
Name yazdı yarenine dostuna
Ceketini yorgan ettik üstüne
Kolu yastık oldu yattı söyleyin
Bir duvara yaslamıştı yanını
Sılasına çevirmişti yönünü
Gurbet elde hasret yaktı canını
Sitem vurdu dert çürüttü söyleyin
Aşık Reyhani'ymiş kıldı ah u zar
Dolaştı alemi diyar be diyar
Parça parça etmiş bir deli rüzgar
Yaşı yağmur göz buluttu söyleyin
Başlar
Bekle ağaç meyve versin
Taş ondan öteye başlar
Mevsim sonbahara ersin
Kış ondan öteye başlar
Üç kapıyı açacaksın
Dört pınardan içeceksin
Altı şartı seçeceksin
Beş ondan öteye başlar
Gel gülü yandırma bülbül
Önce ağla sonradan gül
Ölüm en son nokta değil
İş ondan öteye başlar
Reyhani can yakacağın
Tükenmedi çekeceğin
Asıl gözden dökeceğin
Yaş ondan öteye başlar
Kurtulamaz
İnsan ömrü kara benzer
Erimekten kurtulamaz
Sona doğru azar azar
Yürümekten kurtulamaz
Gençlik açılmamış güldür
İlim çağı tatlı baldır
Sonu yaprak dökmüş daldır
Kurumaktan kurtulamaz
Reyhani yar yara kalsa
Gönül neşe ile dolsa
Aslı som altından olsa
Çürümekten kurtulamaz
Birgün
Deryalar yanmaz diyenler
Denizler de yanar birgün
Nehir içip doymayanlar
Damla içen kanar birgün
Çiçek solar fikir solmaz
Derya damla ile dolmaz
Evladın kötüsü olmaz
Atasını anar birgün
Sözüm söz deyip övünme
Özüm öz deyip övünme
İşim düz deyip övünme
Çark tersine döner birgün
Kesilmez mevladan umut
Bir mürşidin elini tut
Gelir rüzgar gider bulut
Elbet yağmur diner birgün
Gel Reyhani hayal kurma
Yolu bilmeyene sorma
Kendini yüksekte görme
Gökler yere iner birgün
Beni 1
Behey rüzgar gider isen canana söyle beni
Lütfü ve keremi çoktur yakmasın böyle beni
Ben bu derde düş olalı bana Mecnun dediler
Ben nasıl Mecnun'um bilmem aramaz Leyla beni
Ben bu derde düş olalı gözlerim yaşta benim
Sinemi sitem kapladı gönlüm telaşta benim
Ne dizimde kuvvet kaldı ne aklım başta
benimİpsiz bağladı felek bir kaşı yayla beni
Ey Reyhani hep düşündün dünyada han
olmayı
Hiç aklına getirmedin bir kabristan olmayı
İstemem sensiz efendim tahta sultan olmayı
Bana köle deseler de sen kabul eyle beni
Beni 2
İlahi niyazım sana düşürme garip beni
Alemin şahı Rabbena kılma muzdarip beni
Derdi senden alır isem dermanı kim neylesin
Sen bana benim demezsen kurtarmaz tabip beni
Geldi geçti gaflet ile bunca yıl ve seneler
Hep senin emrinde döner yorulmaz pervaneler
Dergahına talip olmuş tabiri divaneler
Ne olur eyle yarabbi aklıma sahip beni
Ey Reyhani neden akar durmaz göz
pınarların
Gönül neylesin dünyayı olmazsa senin
yarinBirgün olup okununca cümlesi aşıkların
Yunusların arasında eyleme kayıp beni |
Mevlüt İhsani
1928
yılında, Şenkaya’nın (1950 yılına dek
Sarıkamış’a bağlı olan) Çermik köyünde doğdu. Asıl
adı Mevlüt Şafak’tır. Resmi kayıtlarda doğum
tarihi olarak 1933 geçmesine karşın,
Mevlüt İhsani, gerçek doğumunun 1928
olduğunu belirtmektedir.
Mevlüt İhsani,
ilkokul 3. sınıfa gittiği dönemde
arkadaşlarıyla oynarken bulduğu bir kapsülün
patlaması nedeniyle gözlerini yitirdi ve sol elinin
3 parmağı yaralandı. Gözleri görmemesine
karşın köydeki bir marangozun yanında çıraklık
yaptı. 13 yaşında ise köy imamının yardımıyla
Kuran öğrenmeye başladı. Bu dönemde komşusunun
kızına aşık oldu.
Küçüklüğünden beri, köyüne gelip giden aşıklardan
etkilenip şiire ilgi duydu. Özellikle Bardızlı
Nihani, Narmanlı Musa, Aşık Yusuf gibi aşıklar
bunların önde gelenleridir.
Gördüğü bir rüyada sonra, doğaçlama söylemeye
başladı. Annesinin teşvik etmesiyle bağlama öğrenen
Mevlüt İhsani’ye, bu konuda özellikle
Alişan Usta adlı aşığın çok yardımı oldu.
25
yaşlarında ise rüyasında Alvarlı Mehmet Lütfi
Efendiyi gördü. Bunun üzerine Erzurum’a giderek
Lütfi Efendiyle görüştü. İhsani
mahlası da Lütfi Efendi tarafından verildi.
1966 yılından beri Konya Aşıklar Bayramına
katılan Aşık Mevlüt İhsani, döneminin ünlü
aşıklarıyla karşılaşmalar yaptı. Gelenekler
çerçevesinde de birçok aşık yetiştirdi.
Birçok yarışma ve şenlikte çeşitli ödüller alan
Aşık Mevlüt İhsani, Türkiye dışında da bazı
şenliklere katıldı.
1974
yılında Kars Çimento Fabrikasında
başladığı santraldeki görevinden 1981 yılında
malulen emekli oldu. Önce Erzurum’a yerleşen
Mevlüt İhsani, son yıllarda İzmit’te
yaşamaktadır.
Mevlüt İhsani’ye ilişkin Dilaver Düzgün
tarafından »Aşık Mevlüt İhsani, Hayatı, Sanatı ve
Şiirlerinden Seçmeler« adlı bir kitap yayımlandı.
|
Sonra
Ne hastayım ne ölüyüm ne sağım
Sevda hançerini vurduktan sonra
Ne bahçeyim ne bostanım ne bağım
Felek dal budağım kırdıktan sonra
Vurma hançerini akmasın kanım
Asla ey olur mu sevda çıbanım
Yar gelsin üstüme çıkmadan canım
Gelmesin mezara girdikten sonra
Mevlüt İhsani’yi düşürdün yasa
Geceli gündüzlü bitmedi tasa
Demir çarık giyin demirden asa
Arasın sevdiğim öldükten sonra
Sevdiğim
Aşkın pervanesi döner serimde
Döndükçe od verir cana sevdiğim
Sevdan yüreğimde Kafdağı gibi
Deprenmiyor hiçbir yana sevdiğim
Ben senin derdinden oldum derbeder
Ne dizimde takat kaldı ne de fer
Gözlerin aşk oku kirpiğin hançer
Sevdan hedef tutmuş bana sevdiğim
Vurma aşk süngüsü akar al kanım
Ah u feryat ile çıkmaz mı canım
Ateşim yanıyor yoktur dumanım
Dolanırım yana yana sevdiğim
Yığılsa sarraflar bilmez kıymetin
Mağripten maşruka söylenir adın
Dostu bulmak kolay dost olmak çetin
Merhamet et şu İhsan’a sevdiğim
Üzgünüm
Gidenleri eyleyemez
Yollar üzgün ben üzgünüm
Dertlerini söyleyemez
Diller üzgün ben üzgünüm
Cahil olan söze kanmaz
Yüz yaşar yine uyanmaz
Uçtu sunam geri dönmez
Göller üzgün ben üzgünüm
Kumaş seçtim çıktı parça
Ne kol çıktı ne de paça
Bağrım gibi parça parça
Şallar üzgün ben üzgünüm
Bunca gelen yiğit n’oldu
Kaderin dediği oldu
Bülbül uçtu gül de soldu
Güller üzgün ben üzgünüm
Mevlüt İhsan kara yazım
Yok kadere itirazım
Kara kılıf kara sazım
Teller üzgün ben üzgünüm
Yar
Ağlaya ağlaya geldim yanına
Akan gözyaşımı silemedin yar
Zalimlik düşer mi senin şanına
Açtın da yaramı bilemedin yar
Ben seni severdim sen de yad eli
Seni de götürdü sevdanın seli
Gönül kemanına zülfünden teli
Çektin düzen ettin çalamadın yar
Ben sana yaklaştım sen benden kaçtın
Tazgın ceylan gibi dağlardan aştın
Coşkun nehir gibi köpürdün taştın
Gönül bahçesini sulamadın yar
Mevlüt İhsani’yi yaktın arada
Ben burda gamlıyım sen de orada
Aşık olan eremezmiş murada
Sen de muradını alamadın yar
|
Gitti
Yıllarım boyunca çektiğim hasret
Bir damla gözyaşı oldu da gitti
Ne güldü yüzüme ne kesti müddet
Açmadan çiçeğim soldu da gitti
Uzun gecelerim bahtsız sabahlar
İnledim sızladım çok çektim ahlar
Dizilse bir yana bahtı siyahlar
Dünya yetmiş kere doldu da gitti
Mevlüt İhsani’nin her neşesini
Sevda güç bağladı kelepçesini
Gönül zambağını menekşesini
Felek deste deste yoldu da gitti
Usandım
Gözyaşım mürekkep mızrabım kalem
Yara mektup yaza yaza usandım
Gönül postasında hayale selam
Dertlerimi çöze çöze usandım
Saatte bir engel çıkar karşıma
İster derdi taşı ister taşıma
Nice gün oldu ki yalnız başıma
Gurbet eli geze geze usandım
Nice dertler gördüm hak kullarında
Yatıp uyumamış yar kollarında
Sevda ocağında aşk yollarında
Küller gibi toza toza usandım
Solacaksan yeşil gibi al gibi
Mevlüt İhsan çiçeği yok dal gibi
Şaşırdım dalgada bir sandal gibi
Kürek çekip yüze yüze usandım
Bana
Yanaktan şeftali dudaktan buse
Sevdiğim ikramın az gelir bana
Açsam kollarımı sarsam boynuna
Bütün kış ayları yaz gelir bana
İnan şu sözüme ey şems ü mahım
Buluta dayandı feryadım ahım
Yıllardır çekerim nedir günahım
Bütün ahbaplardan söz gelir bana
Dün gece rüyayı ben gördüm yordur
Banan inanmazsan birine sordur
Ayrılık mı acı ölüm mü zordur
Sağlıkta bu acı köz gelir bana
Yaradan her zaman sevdiği kulla
Gönül postasında mektubun yolla
Dudağında ıslat elinle pulla
Göz açıp yummadın tez gelir bana
Dert ile gam ile bir aradayım
Nerde aşık varsa ben oradayım
Üç beşli bir iki numaradayım
Mevlüt İhsani de düz gelir bana
Döne Döne
Haftalar devrolur yıllar devrolur
Çevrilir bu dünya boş döne döne
Dünya bir han yeri her gelen gider
İnsan döne döne kuş döne döne
Herkesin emanet vardır hanesi
Dünya emanettir toprak anası
Hayat bir değirmen insan danesi
Herkesi öğütür taş döne döne
Sayısı bilinmez devreden çağlar
Çiçekli ovalar dumanlı dağlar
Topraklar güldükçe insanlar ağlar
Akar gözlerinden yaş döne döne
Sen Mevlüt İhsan’a bak neler vardır
İnsanın çektiği feryattır zardır
Sevinme bahara sonrası kardır
Gelir insanlara kış döne döne |
|